Güneydoğudan Öyküler – Hakan Evrensel


gdo-tum-kapak-1.jpg

Güneydoğudan Öyküler, Türkiye’nin en büyük sorununun bir yönünü bizzat yaşamış yüz binlerce insanın, yüz binlerce anılarından sadece küçük bir bölümünü içermektedir. Büyük çoğunluğu hâlâ devlet memurluğu statüsünde; gaziler, şehit aileleri, doktorlar, pilotlar, bekleyenler, hiç gidemeyenler, hâlâ orada olanlar ve dönenlerin anılarından oluşan öykülerde, anı sahiplerinin isteği üzerine, olaylarda geçen kişilerin kimlikleri ve olayları yaşandığı söyleşilerin ardından, olayların asıllarına sadık kalarak, anı sahiplerinin onayı ile öyküleştirilmiştir.
Güneydoğudan Öyküler’in -bazılarının inanmak istediklerinin aksine- solculukla sağcılıkla ya da herhangi bir ideoloji ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Çünkü yaşananlara şahit olanlar, dökülen kanların “sağ-sol” gibi basit yön kavramlarıyla asla sınıflandırılamayacağını çok acı bir şekilde öğrenmiştir. Ve aslında yazılanlar, “birer anı”dan çok “sürekli ağlayan bir yaradan akan kanlara ait, hafızalardan asla silinemeyecek derecede ruhla bütünleşmiş hatıralar”ın basit sözcüklerle ifadesidir.

nefes.jpg

Yönetmenliğini Levent SEMERCİ’nin yaptığı

“NEFES: VATAN SAĞOLSUN”

16 Ekim 2009’da sinemalarda gösterime girmiş ve 11 hafta sonunda 2.419.136 gişe rakamına ulaşmıştır. Senaryosu Levent SEMERCİ, Mehmet İlker ALTINAY ve Hakan EVRENSEL tarafından, yazarın Güneydoğudan Öyküler ve Yer Eksi İki kitaplarından yola çıkılarak hazırlanmıştır.

Kitaptan Alıntılar

YAĞMUR

Sadece kurumak ve kuru kuru uyumak istiyorum. Biliyorum, ıslak üniformam yine üzerimde kuruyacak. Ama razıyım. Yeter ki kurusun. Şu an kuruyabilmek için günlerce aç kalmaya razıyım.

Çatışma çıkma ihtimali yüksek olmasına rağmen önemsemiyorum. Umurumda bile değil. Ölmeye razıyım. “Belki ölüm kurudur” diye düşünüyorum. Kupkuru bir ölüme çoktan razıyım. Kanımın bile sulandığına inanıp, akacak kanın kolayca pıhtılaşmayacağına, böylece hemen öleceğime inanıyorum.

6_AYAKLAR.jpg

AYAKLAR

İşte en çekindiğim an; postallarımı çıkarıp ayaklarımı taze oksijene teslim ettiğim bu andı. Ya bir çatışma çıkarsa? Uzun süreli açlık sonrasında mükemmel bir sofradan bile değerli olan bu sırada, bir mermi, tüm hayallerin yıkılması demekti. Sanırım buna dayanılmazdı. Sayısız bağcıklarını yavaşça çözdüğüm postalın içinden, ayağımı yavaşça çıkarır, parmaklarımı tek tek incelerdim. Sadece içmek için kullanmam gereken suyu, kendimden bile gizleyerek bir avuç alıp, üzerlerine serperdim. Tabanımı ıslak ellerimle ovalardım. Ayaklarımın üstündeki damarlarımı incelerdim. Ayaklarımı kandırırdım. Suyun devamının geleceğini sanırdı ayaklarım. Çatışma ihtimaline karşı tek tek çıkarıp giymem gereken postallarımın içindeki kumları, taşları temizlerdim. Sonra yine bir tören edasıyla teker teker postallarımın içine yerleştirir, özenle bağcıklarını bağlardım. İşte bu törenler sırasında aklıma hep bir kahpelik gelirdi. Bir şerefsizlik. Bir adilik. Bir pislik. Savaşın en pis tarafı. Bir namertlik: Mayın…

MAYIN

Yerleri yoklaya yoklaya, dizlerimin üstünde askerin yanına gittim. Yanık et kokusu bir anda burnumun direğini sızlattı: “Tamam aslanım. Hiçbir şey yok. Sadece bir sıyrık” dedim. “Komutanım çok acıyor. Bilekten mi, topuktan mı komutanım?” diye sordu. Ayakları kan içinde kaldığı için anlayamamıştım, aslında anlasam da söyleyemezdim. Ben sessiz kalınca haykırışları devam etti. “Gittiiim, hayatım mahvoldu. Komutanım yoksa dizden mi?” diye bir çığlık attı. “Saçmalama oğlum. Yok işte bir şeyin” dedim. Bir yandan da ilerideki tim komutanından helikopter çağırmasını istedim. Mayına basan askerse bağırmayı sürdürüyordu: “Komutanım. Kanıyor komutanım. Ayak parmaklarım acıyor komutanım” diye yırtınıyordu. Her mayın patlaması sonrasında olduğu gibi, kaybedilen organ acıyordu. Ayak parmaklarının, artık olmadığını bilmiyordu.

catisma.jpg

ÇATIŞMA

Helikopterin uzaklaşmasını seyrederken, asteğmenlerimden birinin sürünerek yanıma geldiğini fark etmemiştim. Gözleri faltaşı gibi açılmış, yumruk yaptığı elini gösteriyordu:

– Komutanım burada ne var biliyor musun?

– Aslanım şimdi sırası mı?

“Ama komutanım! Bakın!..” dedi ve parmaklarını açtı. Avucunun içinde bir Kaleşnikof mermisi duruyordu. “Yahu git işine” dedim. Ama, bana dikilmiş gözlerin içindeki ateşi görünce irkildim. Sakince, “Ne oldu asteğmenim? Bir şey mi oldu?” diye sordum. “Komutanım bu mermi…” dedi. Bir süre bekledi ve merminin dibini gösterdi. “Komutanım bakın” dedi. Sanki başka biri konuşuyordu. Çıldırmış gibiydi. Buz gibi bir ses tonuyla konuşuyordu:

– Silahın iğnesi vurmuş ama patlamamış.

– Ne var bunda? Etrafta bunlardan binlerce var aslanım. Herifin silahı tutukluk yapmış.

– O silah bana doğrulmuştu. Eğer tutukluk yapmasaydı, o değil ben ölmüştüm.

ASKER

Üzerindeki üniforma iğreti duran asker, çekinerek gösterdiğim koltuğa oturduktan sonra anlatmaya başladı. İzmirliydi. Adı Murat’tı. Sivilde elektrikçiydi. Bunları söyledi ve sustu. Başını önüne eğdi. Bir şey söylemek istiyordu. Ben, bazılarının yaptığı gibi, “Ben hastayım, göreve çıkamam” gibi sözler beklerken, gücünü topladı ve ıkına sıkıla konuşmaya başladı:

– Komutanım. Sizi bugün biri arayacak.

– Eee? Ne olmuş arayacaksa?

– Komutanım. Benim için arayacaklar. Benim Güneydoğu’ya gitmemem için size rica edecekler.

– Sen istiyor musun?

“Bir torpil koyma vakası daha” dedim içimden. Sakin sakin konuşan Murat birden değişiverdi: 

– Komutanım, hiçbir hastalığım yok. Tüm vücudum sağlam. Kendi isteğimle komando oldum. Her şeye dayanırım. Bu durumda beni göndermezseniz görevinizi yapmamış olursunuz. Hatta beni burada bırakır, benim yerime başkasını gönderirseniz ve onun da başına bir şey gelirse, bunun vebalinden kurtulamazsınız.

tirmanma-1.jpg

PUSU

Telsizle yaptığım kontrollerden kimsenin uyumadığını biliyorum, ama yine de emin değilim. Tüm gece boyunca sinirlerimiz gerili bir halde bekliyoruz. Ortalık yavaş yavaş aydınlanıyor. Henüz güneş yok, ama etrafımı seçebiliyorum. Üzerimize çiy yağıyor. Hafif bir serinlik başlıyor. Gece hayvanlara, eşyalara benzettiğim ağaçları, taşları tek tek inceliyorum. Teröristlerin gelmesini beklediğimiz patikayı en ince ayrıntısına kadar tarıyor, âdeta beynime işliyorum.

Yüzde yüz temas ihtimalli yüzlerce pusu gecesinden biri daha, güneşin ilk ışıkları ile bitiyor. Kırk kişilik grup bu gece de geçmiyor. Ama bir gece muhakkak geçmeye yelteniyorlar. O zaman da sinirlerine hâkim olan, uykusuzluğa dayanabilen, masaya benzeyen taşlarla, palyaçoya benzeyen ağaçlara dalmayan bir time rastlıyorlar. Gecelerin ve dağların hâkimi olduğunu, ama barış için ateşkes ilan ettiğini açıklayan teröristler ile bunlara inanıp karakolundan dışarı çıkmayarak binalarında baskını bekleyen birlikler için ise, sonuç hep aynı oluyor: Ölüm.

İZİN

İznimin ikinci gününde eşimle birlikte, o kalabalığı hiç azalmayan Kızılay’a gidiyoruz. Öylece dolaşacağız mağazalara bakarak. Meydanın göbeğinde, tam postanenin önünde bir patlamayla irkiliyorum. Hemen kendimi yere atıyorum. Roketatardan atılan roketin düşme sesini bekliyorum. Nerede patlayacak acaba? Başım ellerimin arasında öylece bekliyorum. Makineli tüfek seslerini bekliyorum. İkinci patlama bir türlü gelmiyor. Makineli tüfek sesleri gelmiyor. Bir iki korna sesi duyuyorum. Bir yerlerden müzik sesi geliyor kulağıma, ama ikinci patlama sesi gelmiyor. Silahımı arıyorum. El bombamın hangi göğüs cebinde olduğunu düşünüyorum. Yedek telsiz bataryam var mıydı acaba? İkinci patlamadan önce en yakın mevziye sürünmeliyim. Patlama sesi hâlâ gelmiyor. Birisi “Yarın çekiliyor” diye bağırıyor. Bir de hıçkırık sesleri duyuyorum. Birisi ince ince ağlıyor. Belki o kadındır diyorum. Yine silahını beynime doğrultup doğrultmadığını anlamak için, başımı kaldırıyorum. Kolundan asılıp yere doğru çektiğim için eşim de diz çökmüş halde bana bakıyor. Eşimin gözyaşları içinde, “Eksoz patladı canım… Hadi artık gidelim” sözlerini duyuyorum. Dünya etrafımda dönerken, o üstümü başımı silkeliyor.

– Kimsin sen? Silahım nerde?

Gözyaşları içinde tekrarlıyor:

– Hadi, hemen gidelim buradan.

Hemen uzaklaşıyoruz Kızılay meydanından.

16996435_1851032538450866_2227670120187957676_n-1.jpg

LOJMAN

Bir yandan yemek yapıyor, bir yandan da mutfak penceresinden onları izliyordum. Bir ara sessizlik oldu. Levent, önce ana-avrat küfretti ve ardından beni hıçkırıklara boğdu: “Ulan bir babamız da yok ki, şu bisikletimizi tamir etsin.”

Elimdeki tabak düşüverdi. Pencereden dışarı baktım. O sırada servisten inen ve bu isyanı duyan subaylardan biri üniformasıyla çocukların arasına daldı ve yerdeki bisikleti onarmaya başladı. Mutfağın ortasına çöküverdim. Saatlerce ağladım. Ve dışarıdan bana ulaşan konuşmaları dinledim:

– Koçum niye öyle diyorsun? Senin baban görevde değil mi?

– İyi de amca, kaç ay oldu gelmedi ya. Bu bisikleti kim tamir edecek şimdi?

– Ben yaparım aslanım. Ne oldu buna?

– Bırak amca ya. Babam gelince….

– Lan, yapsın işte. Bıraksana.

– Amca, benim babam da Şırnak’ta, benimkinin de selesi oynuyo, yapabilir misin?

– Yaparım tabii.

– Amca sen nerde oturuyon?

– Senin de çocuğun var mı?

– Amca sen de Apo’cularla savaştın mı?

MARŞ

Gün ağarırken hepimiz yorgun düşmüş, telsizden yapılan “Suat 3, Konuşan Suat. Cevap ver” çağrısından bıkmış halde bir köşede yığılmışken, birden telsizin mandalına basıldığını fark ettik. Telsizden silah sesleri geliyordu. Ve on on beş saniye sonra hayatım boyunca unutamayacağım bir İstiklal Marşı dinlemeye başladım. Mandala sürekli basıldığı için bütün telsizlerin konuşma imkânı durmuştu. Çatışmanın altında yaralı bir tim komutanının, makamıyla söylediği İstiklal Marşı’nı dinliyordum. Gözlerim dolmuştu. O ana kadar duyduğum en güzel İstiklal Marşı’ydı. Birinci dörtlüğü bitirdi. İkinci dörtlükte sesi çatallaştı. Kelimeler uzadı. Ama marşı söylemeyi bırakmadı. Bozuk bir ses tonuyla, kendini zorlayarak okumaya devam etti. Marşı bitirdiğinde, ben de bitmiştim. Hemen orayı terk ettim.

Bir daha onun sesini hiç duymadım.

11_ASKER-2.jpg

BİR T.C. SUBAYINDAN EŞİNE MEKTUPLAR

Aşırı yorgunluk, üşüme ve sinirden dolayı askerimin bir tanesi sinirsel boşalıma uğradı. Bağırıp çağırdı, küfretti. Ben de ona bağırdım, kızdım. Disiplinden taviz veremezdim. Sonra sabırlı ve dayanıklı olmasını söylediğimde; o bana yumuşak ve ağlamaklı bir sesle “Çok üşüyorum, karımı, çocuğumu da çok özledim komutanım!” dedi.

Sabahın alacakaranlığında, kuşluk vakti bana verilen bu cevap, gözümden yavaş yavaş yaşların boşalmasına neden oldu. Onun bedeni değil; yüreği, duyguları, sevdası üşüyordu. Onu o an, o kadar iyi anlıyordum ki. Lâkin onun beni anlamaması, ağladığımı görmemesi için yanından uzaklaştım. Ay ışığı ile gün ışığının buluştuğu sınırda, gün ışığı kanunlarına uydum. Gözyaşlarımı içime akıttım.

YAŞAYAN TEK KAHRAMANIM

Gözlerindeki ifade, beynime kazınıyor. Açık kalmış gözlerinden şimşekler fışkırıyor. Sıhhiyeci askerlerden biri hem onu taşıyor, hem de gözlerini kapatmaya çalışıyor. Başarılı olamıyor. Kaşları çatılmış. Hep söylendiği gibi yüzünde bir gülümseme ifadesi umarken, nefret dolu bakışlarından ürküyorum. Yüz hatları gerilmiş. Sakalları çıkmış. Arkadaşımın cansız bedenine bir şey yapamamışlar. Sadece göğsünde kanlar var. İşkence yapmamışlar. Yapmaya fırsat bulamamışlar. Yüzü, elleri bembeyaz. Ama hâlâ canlanıverecekmiş gibi duruyor. Üniforması çamur içinde. Palaskasına takılı el fenerini birlikte almıştık.

Kilometrelerce uzakmış gibi gelen morgun kapısına doğru yürüyoruz. Askerler onu içeri bırakıp diğerlerini almak için çıkıyorlar. Merdivenlere oturuyoruz. Arkadaşım hâlâ ağlıyor. Bense her zamanki gibi onun da ölümüne yavaş yavaş alıştığımı fark ediyorum. Yalnız bu kez bir başka şey hissediyorum. İçim daralıyor, burkuluyor, bir şeyler ciğerimi, yüreğimi yerinden söküyor. Üzüntüm, yerini sinir krizine bırakıyor. Kulaklarımda sürekli o yaralı askerin “Bizi yalnız bıraktılar!” sözü çınlıyor. “Yalnız bıraktılar!”… İnsani duyguların en çok acı vereni ve en aşağılık olanı ile tanışıyorum: İhanet.

telsiz.jpg

BACAKSIZLAR

Yolcuların da katıldığı tartışmanın daha fazla büyümemesi için otobüsten inmek zorunda kalmıştım. O şoför ve daha birçoğu “önüne gelene gazi kartı verildiğini” düşünüyordu. Benim bu karta sahip olmamın arkasında yatan nedenleri, yaşanan olayları bilmiyorlardı.

Bacağımdan girip içerde dolaşan, sonra da bağırsaklarımda parçalanıp dağılan mermiden habersizdiler. İlk anda bayıldığımı ve sonra “Şahadet şerbeti getirin bana!” diye bağırdığımı da bilmeleri imkânsızdı. Sol kolundan vurulan uzman çavuşumun, tüfeğini ayağına yaslayıp sağ eliyle ateşe devam ettiğini de hiç görmemişlerdi. Üzerine saplanan mermileri sayıp, bana “Komutanım bak bu da koluma girdi, sakın koyverme kendini” diyen askerimin varlığı, olsa olsa bir efsaneydi sadece. Beni helikoptere taşıyan arkadaşlarımın, iri cüsseme bakıp “Ulan niye yedin ki bu kadar?” sözleriyle beni uyanık tutmaya çalışmaları sadece ve sadece bir hikâyeydi onlar için.

SODOME VE GOMORE

O gece, ben oğlumun şehit haberini alırken, gözüm kapının aralığından televizyondaki magazin programındaydı. Hâlâ da o görüntüleri unutamıyorum. Bana hep Yâkup Kadri’nin Sodome ve Gomore’sini hatırlatıyor, o ekrandakiler. Tanrı tarafından lanetlenen bu iki şehrin hikâyesi ile İstanbul’un Kurtuluş Savaşı sırasındaki aymazlığını birbirine benzetir büyük yazar. Ankara, Kurtuluş Savaşı’nı verirken İstanbul’un içinde bulunduğu sefahati anlatır. Ne kadar da güzel anlatır… Zaten Gazi de “Bizans İstanbul’dur, İstanbul Bizans…” diye boşuna söylememiş. Benim oğlum terörist kurşunlarıyla şehit olduğu sırada, bazıları İstanbul’da bu magazin programları için malzeme topluyordu. Ülkemin bir köşesinde kan durmaksızın akarken, diğer köşesinde her taraf irin içinde. İşte buna bir türlü katlanamıyorum.

anit.jpg

SAĞLAM DÖNMENİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Onca bomba patlamıştır yanı başınızda. Onca merminin vızıltısını duymuş, onca roketin kafanızın hemen üstünde dağılırken çıkardığı o duman bulutunu seyretmişsinizdir. Üzerinden geçtiğiniz mayın, sizi umursamamış ve hemen arkanızdan gelen bir bacağı seçmiştir. Yanlışlıkla bile olsa, bir arkadaşınızın mermisinin, o yağmurda size isabet etme bahtını bir türlü yakalayamamışsınızdır. Aracınız o yüzlerce metrelik uçurumlardan bir türlü aşağı yuvarlanmamıştır. Lastiğiniz bir türlü patlamamıştır pusuya düştüğünüzde. Ya da, roketler, mermiler, bombalar “çat-çut” edip, sekip gitmiş; zırhlı aracınızın zırhını bir türlü delememişlerdir. Helikopterinize ateş edilmiştir, ama mermi yanınızdakinin iç organlarını parçalarken, size sadece seyretmek düşmüştür. Bir de akan kanı boşu boşuna durdurma çabaları… Ya da… Ya da fırtına çıkmış, içinde bulunduğunuz teneke yığını, okyanusta cebelleşen küçük takalar gibi savrulup durmuş ama bir türlü düşmemişsinizdir. Saniyeleri saymak ve dua etmek arasında geçen o anları, daha sonra hep gülerek anlatmak size, ama hep size düşmüştür. Karakolunuz basılırken, atılan binlerce mermiden hiçbiri kıçınıza bile olsun değmemiştir. Havan mermilerinin uğultusu altında sokak serserileri gibi dolaşsanız bile; seçilmiş olan siz değilseniz, sağlam dönersiniz…

Ve eğer sağlam dönmüşseniz; bu kâbusu yaşayacaksınız demektir…

Yorumlar 0

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güneydoğudan Öyküler – Hakan Evrensel

Giriş Yap

Topluluğumuza katılın!

Hesabın yok mu?
Kayıt Ol

Şifreni Resetle

Geri dön
Giriş Yap

Kayıt Ol

Neokusam Topluluğuna Katılın

Captcha!
Geri dön
Giriş Yap
Bir format seç
Kişisel Test
Kişisel bir şey ortaya koymayı amaçlayan sorular dizisi
Önemsiz Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar verme ya da görüş belirleme/oy verme
Hikaye/Olay
Gömülü ve Görsellerle Biçimlendirilmiş Metin
Liste
The Classic Internet Listicles
Açık Liste
Açık Liste
Oylanabilir Liste
Oylanabilir Liste
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud or Mixcloud Embeds
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı