Phobos Serisinin Yazarı Serkan KILIÇ İle Röportaj


2011 yılında Avalon Edebiyat sitesinde Selin Deniz, Serkan kılıç ile yaptığı röportaj:

Yazma isteğiniz ne zaman ortaya çıktı ve ne zaman yazar olmaya karar verdiniz?
Bu ilk sorunuzun cevabı çocukluğuma kadar dayanır. İlkokulda elim kalem tutmaya başladığında kalınca birkaç resim defterine ilk hikayemi resmettim. Dört vampir avcısının hikayesiydi bu. O yıllarda çılgınca korku filmi izlemek istediğimi hatırlıyorum. Şu meşhur video dönemiydi. Şeytanın ölüsü filmini defalarca izledim. Korku, gerilim ve fantastik filmleri her zaman sevmişimdir. Bu izlediklerim beni o kadar çok etkilemişti ki şu anımı anlatmak istiyorum. Çocukluğumda oturduğumuz sokakta terk edilmiş bir ev vardı. Bütün çocuklar oraya girmekten çekiniyordu. Sanırım her çocuğun buna benzer anıları vardır. Bu evi hepimiz merak ediyorduk fakat girmeye kimse cesaret edemiyordu. Hepimiz korkuyorduk. Ama en çok da ben. Sonra bir gün, hem de gece üstelik oraya gitmeye karar verdik. Her çocuk başka bir korkutucu şeyden bahsediyordu yolda. Fakat en çok konuşan bendim. Onlara sürekli olarak izlediğim filmlermiş gibi korkutucu şeyler anlatıyordum. Sonra evin kapısına geldik ve bilin bakalım içeri kim girdi. Şu kadar söyleyeyim ki orada sadece bir dakika durdum ya da durmadım. Korkudan nasıl koştuğumu görseniz şaşardınız. Yol boyunca anlattıklarım sadece arkadaşlarımı etkilememişti. Ben de bundan nasiplenmiştim. İçeride karşıma gece gördüğüm karabasana benzeyen bir gölge çıkınca ödümü koparmıştı.
Burada seksenlere dönersek ilkokul 3. Sınıf korkuyu izlemek yerine okumaya da başladığım zamandı. O yıllarda yaşayanlar insanlarımızın karikatür dergilerinden tutunda çizgi roman serilerine, kitaplara, kısacası okumaya olan ilgisini hatırlayacaklardır. Conan, Süpermen, Örümcek Adam ve daha birçoğunu takip ediyordum. İş okumak olsun Harliquin serisini bile okuyordum. Derslerden daha çok bunlarla meşgul olduğumu söyleyebilirim. Yinede her zaman başarılı bir öğrencilik dönemim oldu.
Çocukluğumda Beşiktaş’ta birçok işportacı kitap, dergi, kartpostal satıcısı vardı. Bu satıcıların birisinden Hitchkok’un kısa bir hikayesini satın aldım ve bu beni çok etkiledi. Daha sonra orta okul ikinci sınıfta edebiyat öğretmenimin kompozisyon ödevi olarak verdiği ‘Ruhlar Dükkanı’ ile Stephan King’le tanıştım. Bu tanışma yazma konusunda benim için bir dönüm noktasıydı. Ödevim biter bitmez vakit kaybetmeden gidip Medyum’u alıp okumaya başladım ve peşinden ilk hikayemi yazdım. Yedi ortaokul talebesinin okulda kalmaya karar verip, yaşadıkları ürkütücü olayları konu alıyordu. Doksanların ortalarına geliyorduk ve bu yıllar ailemin dolayısıyla benim için çok zordu. Maddi sıkıntılar çekiyorduk. Her şey korkunun beklenmedik anlarda çıktığı gibi değişiyordu. Biz, insanlar, ülkemiz her şey değişti. Bu yüzden hayallerimde ve seçimlerimde bazı kopukluklar oldu. Ama asla vazgeçmedim.
İkinci sorunuzun cevabına gelirsek yazmaya, lise dönemimde hikaye anlamında ara verdim. Şiirler ve kendi bestelerime sözler yazdım. Sadece okumayı hiç bırakmadım. Tekrar ciddi anlamda yazmaya başladığım zaman askerliğimin bitiş dönemine rastlar. Bunun sebebini de askere gitme korkuma bağlıyorum. Etrafımdaki insanların askerlik anıları hep zorluklardan bahsediyordu. Bende kendimi buna hazır hissetmiyordum. Ama bundan kaçmak yerine Üniversite eğitimimi bile bırakıp askere gitmek için dilekçeyle başvurdum. Korktuğumla yüzleşmemek bana göre değildi. İlk profesyonel hikayemi o zaman yazdım. Askerliğimin bitişinden sonra iş hayatının yoğunluğu yüzünden yazmaya biraz daha ara vermek zorunda kaldım. Ta ki 2006 ya kadar. O sene kendi adıma yazarlık için önemli bir karar aldım ve başladım.

Ülkede hem okur kişi sayısının azlığı hem de korku gerilim öykülerinin azlığı ve hak etmediği ilgi karşısında bu kitapları çıkartmış olmak nasıl bir zorluğa itti sizi ya da böyle bir zorluk söz konusu oldu mu?
Ülkemizde korku- gerilim çok ihmal edilmiş bir tarz. Bunun birçok farklı sebebi var. Kültür, düşünce, sanatsal eksiklikler, kendimize toplum olarak güvenimizin azlığı ve ekonomik sıkıntılar bunlardan bazıları. Fakat bize düşen şey bu eksikliği kapatmak için elimizden geleni yapmak olacaktır. Gerek yazarlar olarak gerek okuyucular olarak buna sahip çıkarsak, eminim ki çok hızlı bir gelişme kaydedeceğiz. Toplum olarak her şeyden korkar bir hale gelmişiz, geleceğe ve bu günümüze dair güvenimizi yitirmişiz. Bizim hayal dünyamız öyle sınırlı bir hale gelmiş ki her insanın temel ihtiyacı olan barınma, taşıt, çalışma şu anda bizim için her şey demek. Biz ev, araba, iş hayal ediyoruz daha ötesi ancak bunlardan sonra olabiliyor ve biz bu temel ihtiyaçlarımız olan şeylerden mahrum kalmaktan korkuyoruz. Hastalanmaktan bile normalden fazla korkuyoruz. Ya hastane masrafları bütçeyi aşarsa diye. Söylediklerim tabi ki diğer toplumlar içinde geçerli fakat gelişmiş toplumlar bizden farklı olarak endişe ediyorlar. Bunu çok iyi ayırt etmek lazım. Endişe korkunun kız kardeşidir ve öyle ya da böyle size bir çıkar yol sunar. İş problemi az olan bir ülkede işinizden olmaktan endişe edebilirsiniz ama korkmazsınız, çünkü bilirsiniz ki alternatif bir iş bulma olasılığınız her zaman vardır. Bizim ülkemizde ise işsiz kalmaktan gerçekten korkarsınız. Tabi eğer geçinmek için maddi durumunuz yoksa. Bu örneği sağlık içinde kullanabilirsiniz.
Aynı maddi kaygıları kitaplarımızı çıkartırken de yaşamaktayız. Bir kitap sadece yazmak ve tashih etmekle bitmiyor. Profesyonel yayın evlerinin azlığı nedeniyle ve ülkemizdeki yayıncıların yerli yazarlara gösterdiği ön yargı yüzünden yayınevi kapısı açmak oldukça zorlaşıyor. Elinizde kitabınızla öylece kalakalıyorsunuz. Ardından sizin hem hayallerinizi hem de paralarınızı almak daha doğrusu çalmak isteyen bazı yayınevleriyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Kısacası bu ülkede kitap yayınlatmak o kitabı hak ettiği yere çıkartmak oldukça ama oldukça zor.
Korku-gerilim konusuna gelirsek ben korku edebiyatını bizim kayıp hazinemiz olarak görüyorum. Geçmişimize baktığınızda aslında batıdan daha çok mistik, gizem ve korkuyla iç içe olduğumuzu göreceksiniz. Şaman inancından hatta daha öncesinden başlayan bir şey bu. Birazcık incelediğinizde cinler, periler, büyüler, fantezi içeren efsanelerimiz, doğaüstü güçlere sahip olan liderlerimiz, masallarımız var. İslamiyet’le birlikte bunların sadece bir kısmından kopuyoruz. Fakat asla ayrılmadığını söyleyebiliriz. Sadece cinler şekil değiştirip biz insanlar gibi büyük imtihana tabi kullar haline geldiler. Tarihsel ve inançsal süreç içerisinde korkularımızın yönü de değişti tabi. Gulyabaniler, karabasanlar ve umacılar yerini yavaş yavaş kaybetmeye başladı. İslamiyet’le birlikte şeytan ve musallat olan iblislerle, habis ervahlarla tanıştık. Daha çok onlardan ve büyücülerden korkmaya başladık. Tasavvufa bile baksanız bu dediklerimi görebilirsiniz. Bizim ise bunu, edebiyatta anlatma eksikliğimizin bir nedenin şu olduğunu düşünüyorum. Yasak! Cinlerden bahsedilince insanlarımızın tepkisine bakın. Bu ürkütücü şeyler var fakat asla ondan bahsetme aman! Hatta ismini bile söyleme üç harfli de. Öyle değil mi? Halbuki kendi mistizmimizi edebiyatımıza yansıtmakta geç kalmamış olsak şu anda batı edebiyatından daha ileride olabilirdik. Ya da daha çok eser vermiş olabilirdik. Aslında geriye bakarsanız bu kaybediş çok da eski değil. Yakın tarihimize kadar baktığınızda Muhayyelatı Ali Aziz efendiye rastlarsınız mesela. Cumhuriyet döneminde de mesela Kerime Nadir’in ‘’Dehşet Gecesi’’ adlı bir eseri var ve zaman zaman bu tarzla ilgili yazarlarımız örnekler vermişler. Sanırım ülkemizin kültürel ilerleyişinin yavaşlaması, belli bir dönem durması ve tabi ki insanlara dışarıdan yahut içeriden belli bir kültürün empoze edilmesi yüzünden ve tabi ekonomik nedenler bu tarzın, edebiyatımızın ve diğer sanat alanlarımızın ilerleyişinin yavaşlamasına sebep olmuş. Ama buna şimdi bile başlarsak ben çok kısa bir sürede büyük ilerleme kaydedeceğimizi düşünüyorum. Madem korku asla kaybolmuyor. Öyleyse karşısına çıkmak gerek.

“Türk kimliğine kesinlikle bağlı ”tanımlarını alıp, kitabı Sizin hakkınızda oluşturan 7 farklı hikayede de yabancı ülke ve yabancı karakterlerle karşılaşıyoruz. Bunun hakkında ne söyleyebilirsiniz, bunu başarabilmek kolay değildir?
Bu sorunuza cevap vermeden önce şunu söylemek isterim. Buna karar verip kitabı bitirdikten sonra çevremden oldukça eleştiri aldım. Herkes hikayeleri beğeniyor fakat niçin bizim ülkemiz değil diye soruyordu. Ben de onlara gerekli açıklamayı yaptığımda hiç istisnasız hepsi biraz düşündükten sonra fikirlerini değiştirdi ve iyi ki böyle yapmışsın dediler. Ben de onlara daha sonraki kitabımda kendi ülkemizde geçecek ve bizim olduğumuz hikayeler yazacağımı söyledim.
Sorunuzun cevabına gelirsek bu kitabın iki farklı yönü var. Birincisi okura dönük olan, ikincisi yazarlara dönük olan yüzü. Bu kitap bir tespit niteliğinde.
Birincisi okuyucunun gözündeki, Türk yazarların korku-gerilim yazmadaki (bence asla olmayan) eksikliği yahut başarısız görüntüsünü yıkmaktı. Maalesef söylemem gerekir ki böyle düşünceye sahip bir okuyucu kitlesi var. Herkes için söylemiyorum. Zaten iyi bir okuyucu her zaman kendi ülkesinin yazarına sahip çıkmıştır. Ben azınlığında güvenini kazanmak ve onların kendi yazarlarına bakışını değiştirmek istedim. Bu yüzden onlara hep alıştıkları dilde ve artık çok iyi bildikleri yabancı kültür altında bir şeyler sundum. Onlara bakın Türk yazarlarda onların yaptıklarını yapabilir dedim.

Kültürler ve inançlar arasındaki ayrıcalığı göstermek istediğinizi okudum. Bu konudaki yorumlarınız nelerdir?
Korku, gerilim yazmak için çabalayan yazar arkadaşlarımıza bir ayrımı anlatmak istedim. Bizim öyle ya da böyle değişmiş ve günümüze kadar gelmiş bir korku kültürümüz var ama batının korku öğeleri de bizi cezp ediyor. Öyle ki onları alıp kullanmak istiyoruz. Fakat nasıl ki bir elbise herkes üzerinde aynı güzelliği göstermez, korku öğeleri de bunun gibi bize bazen dar bazen bol geliyor. Yani bir kan uyuşmazlığı oluyor. Buna biraz esprili bir örnek vermem gerekirse gece yarısı arkadaşlarımla zombilerle ilgili bir film izledik ve ben saat sabah dört buçukta çıkıp eve giderken birden kendime, boş ve karanlık şu sokaktan bir zombi koşarak üstüme gelse ne yapardım diye sordum. Daha sonra bu soruyu Türk halkı ne yapardı haline getirdim. Cevabını söyleyeyim bizim karşımıza bir vampir çıksa, senin kanını içeceğim dese tepkimiz gayet açıkça sanırım şu olurdu. ‘’Ya yürü git lan.’’ Ya da buna benzer bir şey. Biraz üstelerse bir levye bulur döverdik herhalde. Zombilerde bizi en fazla üç sokak kovalar, koşarken sinirlenip yorulacağımız için kafamız atar ve sonunda Allah ne verdiyse Tabi küfürlerde havada uçuşurdu. Bu ironiyi şunun için anlattım, bizle batı arasındaki ayrımı en ince ayrıntısına kadar yapmak lazım. Bana eleştiride bulunan herkese de bunu söyledim. Onlara bu bahsettiklerimi anlattım ve şunu dedim, yazar önce anlatmak istediği korkuya bakmalı, bize uyuyor mu, uymuyor mu? Eğer cevap olumsuzsa bunu bize uydurmaya çalışmak görüntüyü bozar ve okuyucu bunu anlar. O korkuyu uygun olduğu kültüre bırak ki okuyucu tadını tam alabilsin. Eğer cevap olumlu ise zaten bir problemde yok demektir.

Phobos serisini henüz okumayan okuyucularımıza kısaca tanımlar mısınız? Korku ile yüzleşmeleri nasıl olacaktır?
Phobos Latince bir kelime ve korku-lar anlamlarını taşıyor. Seriyi oluşturan toplamda üç kitap var. Ancak üçüncü kitap ikincisiyle birlikte basıldığı için piyasada iki kitap halinde satılmakta. Phobos 1 HİPNOZ ve Phobos 2&3 HORLEY ÇIKMAZI. Serinin içerisinde birbirinden bağımsız on üç hikaye ve bir roman bulunuyor. Hikayelerin her birisi benim hayatta gözlemlediğim çok sıradan olaylardan yahut aklıma gelen bir cümleden bir görüntüden çıktılar. Her hikaye tamamen kendisine özgü bir konuyu işliyor. Bazıları oldukça fantastik gibi görünürken bazıları gerçek yaşamda olabilecek türden. Okuyuculardan aldığım bazı yorumlarda ilham verici olduğunu, onları tekrar okumaya teşvik ettiğini işittim ve bundan gurur duydum. Amacımda zaten buydu. İçimde hissettiğim korkuyu paylaşmaktı. Sadece bunu; “işte ben bunlardan korkuyorum!” demek yerine bir hikayeyle aktardım okuyucuya ve sanırım hepsi beni anladı. Kısa hikayeler seçmemin bir diğer amacı ise okuyucu akşam yatağına uzandığında yahut koltuğuna yaslandığında her gece farklı bir hikayeyi yaşamasını istememdi. Onlara tek bir yemek yerine bir sofra üzerinde farklı tatlar sunmayı tercih ettim.
Size kısaca korkunun kendisi hakkındaki düşüncelerinizi sorsak.
Benim korku anlayışım insanların genel anlamda kabul ettiği klasik anlayıştan farklı derim. Ben korkuya farklı bir pencereden bakıyorum. Korku tüm canlıların sahip olduğu bir hissiyat. Çok ince düşünür ve araştırırsanız herkesin ama herkesin mutlaka bir şeyden korktuğu sonucuna varırsınız. Korkmayan yoktur. En cesur kahramanlardan tutunda dini liderlere kadar.
Ben bunun sebebini yaratıcının varlığına bağlıyorum. Korku onun yeryüzündeki yansımalarından birisi sadece. Eğer bu hissiyat en üstün canlı olan insanlarda olmasaydı yaratıcının varlığı olmazdı. Her zaman karşımızda bizi yenecek ve bizden üstün bir gücün olması bu duygunun çıkış kaynağı. Bir yaratıcıyı kabullenmemekte, korkumuzun üstünü örtüp kendimize yalancı bir cesaret sunmak için çabaladığımız bir çıkmaz.
Cesareti ve gücü kaybettiğimiz anda kendimizi aciz, zayıf hissederiz ve o zaman şu soruyu sorarız. Acaba başıma ne gelecek. Bilinmezlik korkuyu başlatır. Bakın insanların temel hareketlerine. İnsan bilmediği şeye hep karşı çıkar, düşman olur. Neden? Çünkü bir cevabı yoktur ve bilinmezlik, gizem bizi tek bir duyguya sürükler. Korkunun kendisine. İnsanda bundan kurtulup ruhunda hissettiği boşluktan kurtulmanın çaresini inkar etmekte bulur. Bu en kolay kaçış yöntemidir. Kabul etmediğimiz sürece korkuyu bilinçaltımıza iter ve bastırırız. Zamanla belki bunu tamamen unutur ve düşünmeyiz. Ama o asla kaybolmaz. Bundan kurtulmanın tek çıkışı psikologların söylediği gibi korkularımızla yüzleşmektir.
Genel anlamda korkuyu inceler isek, karşımıza uzunca bir liste çıkar. İnsanların temel korkularından ölüm, hastalık, kaza, afet vs. tutunda tıbbın ayrımını yaptığı hastalık boyutundaki fobilere ve hayal ürünü olanlara kadar korkunun birçok çeşidiyle karşılaşırız. Çok geniş ve uzun bir listedir bu.
Korku edebiyatının geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Sanatsal anlamda şu anda geçmişe dönüş var. Hem sinemada hem de edebiyatta bakarsanız neredeyse bir dönem artan çılgınlık bir duraksama dönemine girdi. Ellerindeki malzemeleri bence hunharca kullandılar diyebilirim. İşi biraz duygusallıktan arındırıp ticarete döktüler ve olay bir noktada sıkışıp kaldı. Bunu sinemada daha net görebilirsiniz. Tekrar zombi filmleri geçtiğimiz yıllarda peş peşe yayınlandı mesela ve şu anda devam eden aslında bir romandan uyarlanmış Alacakaranlık var. Bir vampir hikayesi. Eski korku öğelerini farklı bakış açılarıyla anlatmaya çalışıyorlar. Çünkü bu öğeler her zaman sevildiler.
İleriki yıllarda ise mutlaka değişik bir bakış açısı yakalanacağını düşünüyorum. Belki de bunu biz yaparız belli mi olur. Ama şuna inanıyorum ki okuyucularımız eleştirel yönlerini bırakıp kendi yazarlarına destek olurlarsa eminim bu ülkenin yazar çocukları karşılığını çok iyi vereceklerdir. Şimdiki büyük yazarların ilk çıkan kitaplarına bakarsanız en son yazdıklarıyla, ilk yazdıkları arasında müthiş bir kalite farkı vardır. Bu sadece kişisel gelişimle olmadı. Halkları onlara sahip çıktı ve daha çok büyük değillerken bile büyük gözüyle baktılar onlara. Yaptıklarını desteklediler ve onların ilerlemesine büyük yardımcı oldular.
Bir yazara yapacağınız en iyi şey onun kitabını almak değildir sadece. Onu yaymaktır da. İnsanlar bunu ne kadar büyük oranda yaparlarsa yazarlarda o kadar büyüyecek ve dışarıya açılacaklardır. Bu dediğim sanatın her dalında geçerlidir. On sene sabredin ve bu dediğimi yıkıcı eleştiri sunmaksızın yapın ve bakın dünyada isim yapan, ödüller alan kaç tane büyük yazarımız olacaktır göreceksiniz. İşte o zaman hem yazar hem ülke hem edebiyat büyük bir gelişme gösterecektir.

Yeni planlarınız var ise bunlardan bahsedebilir misiniz?
Yeni planlarım elbette ki var. Kısa bir süreliğine yazmaya ara verdim. Sanırım iki sene içerisinde üç kitap yazmak beni oldukça zorladı. Şu an dinleniyorum. Tabi kitap yazmak dışında şu an ilk kitabımın lokomotifi olan “Hipnoz” adlı hikayeyi senaryolaştırmakla meşgulüm. İnşaallah bitirmek ve film olarak izlemek nasip olur.

Son olarak, genç korku yazarlarına neler önerebilirsiniz?
İkinci kitabımın giriş bölümünde bunun için bir yazı yazmıştım. Orada söylediklerimi tekrarlamak istiyorum.
Son olarak bana internetten ulaşarak, yazarlık ve yaz¬mak hakkında sorular soran okuyucularım için birkaç şey söylemek istiyorum;
Yazmak özgürlüktür!
Kalbinizi kendinize açmak ve kelimelerden oluştur¬duğunuz aynada kendinizi seyretmektir!
Masrafınız sadece bir kurşun kalem, bir kağıt ve kal¬binizdir!
İlhama güvenin ve beyninizde beliren cümleyi ya da görüntüyü önünüzdeki kağıda dökmeye çalışın. Ben genelde program yapmam. Burada okuyacağınız bütün hikayelerin her birisi tek bir cümleden, bir soru¬dan, yaşamda tanık olduğum çok sıradan görünen olay¬lardan çıkmıştır ve bittiğinde ilk okuyucusu yine ben ol¬muşumdur.
Hikayeler kendisini anlatmıştır.
Sizi yazmak için yüreklendirmeye çalışmadığımı söyleyemem çünkü öyle yapıyorum.
Bazı hikayelerimin bir gecede kaleme alındığını bil¬menizi isterim çünkü ilham periniz sizi rahatsız ediyorsa ve yazmanız için sürekli konuşuyorsa, mutlaka onu din¬leyin. Sizi yazmaya yöneltmek için kullandığı kışkırtıcı sözleri aslında işin sadece kötü reklamı. Arkadaki; asıl hoşunuza gidecek ilginçlikleri kesinlikle saklıyor. Bunu hikayenizi bitirdiğinizde aldığınız keyiften rahatlıkla an¬layacaksınız. Omzunuzdaki yük gibi görmeyin. (Tamam belki aklınızı çok meşgul ediyor olabilir.)
İlham perinize güvenin, o sizi mutlu etmek için var ve şundan emin olabilirsiniz, o asla sizi aldatmaz. Kısaca¬sı mutlu olacağınızdan ve kendinizi başarılı hissedeceği¬nizden emin olabilirsiniz.
Ona güvenin.
Benim için, sizin için ve tüm yazarlar için bir gerçek var ki o da çok yazmaktır.
Ve aklınızdan çıkarmayın ki, bir kitap asla bir gece¬de yazılmaz. Uykusuz, sıkıntılı günlere, gecelere ve kal¬ça kemiklerinizle sırtınızın isyanına alışın. (Hadi ama öyle kolay olmayacak elbette. Hala kafa¬nızda bir kainat oluşturabileceğinizin farkında değilse¬niz ve bunu kolay bir iş olarak görmeye çalışıyorsanız, sizin için en iyisi okumak olarak kalsın. Güzel bir belge¬sel izlemekte olabilir.)
Yazmaktan ve okumaktan vazgeçmeyin…

Yorumlar 0

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Phobos Serisinin Yazarı Serkan KILIÇ İle Röportaj

Giriş Yap

Topluluğumuza katılın!

Hesabın yok mu?
Kayıt Ol

Şifreni Resetle

Geri dön
Giriş Yap

Kayıt Ol

Neokusam Topluluğuna Katılın

Captcha!
Geri dön
Giriş Yap
Bir format seç
Kişisel Test
Kişisel bir şey ortaya koymayı amaçlayan sorular dizisi
Önemsiz Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar verme ya da görüş belirleme/oy verme
Hikaye/Olay
Gömülü ve Görsellerle Biçimlendirilmiş Metin
Liste
The Classic Internet Listicles
Açık Liste
Açık Liste
Oylanabilir Liste
Oylanabilir Liste
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud or Mixcloud Embeds
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı